27 Nisan 2009 Pazartesi

yagmur


Hava karanlık sabaha rağmen. Sokaklar bomboş, duyulan köpeklerin uğuldumaları yalnızca. Köpeklerden korkarım insanlardan korktuğum kadar. Ama bazen hiçbir köpek uğuldaması içimdeki boşluk kadar korkutamıyor beni.

Birkaç damla yağmış yağmur, yerler ıslak, yağmur sonrası toprak kokusu. İçime çekiyorum havayı, toprağın kokusu çocukluğumu getiriyor akla. Unutuyorum geçen zamanı. Çocukkken yağmur yağdığında gizlice evden kaçtığım zamanları hatırlıyorum. Nasıl ıslanıp nasıl hasta olduğumu. Çocukken çok hasta olurdum ben. Soğuktan, yağmurdandı hastalıklar.

Daha sonraları ruhum hastalandı daha çok. Bazen yataktan kalkamayacak bazen yürümeyecek kadar bitkindi. Üşütmemiştim, mevsimlerden yazdı. Ayaklarım yürürken kaldırımlarda ya da bedenim uzanıp serilmişken en rahatından yatağa, huzursuzdu ruhum. Hastaydı.
Çocukken dizlerimde kabuk bağlayan yaraları kanattığımda duyduğum acıyı, içimde biyerlerde hissettim hep! Halbuki hiç düşmemiş gibiydim, sonraları hatırladım düşmüştüm, kanatmıştım ve dizimdeki yara gibi kabuk bağlıyordu herşey.

Bazen başka bir hayatta başka biri olabilmeyi diliyorum. Ya da aynı olup başka hayatta olabilmeyi ya da yaşadığım yerde farklı biri olabilmeyi.

Bazen senden çok fazla şey istiyorum, biliyorum.

20 Nisan 2009 Pazartesi

"bu kedilerin işi çok zor"


Kedileri hiç sevmem. Rahatlıkları, sırnaşmaları, nankör olmaları, karınları açıktığında miyavlamaları gibi ulvi hareketlerinden dolayı sinir olurum kendilerine. Aslında en çok onlara benzetilmekten dolayı kendimi görürüm onların her hareketinde. Kendimden ettiğim kadar onlardan da nefret ederim sonuç olarak.


Bu sabah ofisin kapısında geçen gün karnını doyurduğum kedi karşıladı beni, teşekkür için değil tabii ki karnı açıkmış yine sırnaşıp miyavladı. Yolda sigara yakacak kadar sıkkınken, küçücük bi kedi günün güzel geçeceğini müjdeledi. Zor dedim karşımdaki kadına, "bu kedilerin işi çok zor."

17 Nisan 2009 Cuma

yalnızlık...




Zamanı yetiremiyorum.


Uzun sonu görülmeyen bir tünel gibi karşımda dururken zaman, ben çaresizim. Sürekli koşuştururken, hayatı kaçırdığımı hissediyorum bazen. O gemilere binip çok uzaklara gitmek istiyorum. İlginçtir ki hayallerimdeki 'ben' hep yalnızdır o gemide. Bazı kadınlar farkında olmadan kendilerini hep yalnız hayal ederler.

Bazı kadınlar güvenemezler kimselere, eksildikçe birşeyler, çoğalır yalnızlıkları. O kadar çok insan varken yalnız hissetmek kendini ne kötü. Kötü olduğu kadar korkutucu korkutucu olduğu kadar fevkalade bişey yalnızlık...







10 Nisan 2009 Cuma

aile



Aile, bir kazadır Jessie...

Bu cümleyi duyunca öylece kalakalmıştım. Bazen olur ya, bi kelime vardır tam dilin ucunda. Ha hatırladım ha hatırlıycam derken çok sonra durduk yere hiç akılda yokken hatırlanır. Ardından omuzdan büyük bir yük kalkmışcasına bir hafifleme ve tuhaf bir gülümseme. Marshaa Norman'ın yazdığı ve Yıldırım Türker'in mükemmel türkçesiyle vücud bulan "İyi geceler Anne" yi izlerken böyle olmuştum. Çok acımıştı içim ama yıllarca aradığım birini bulmanın sevincini yok sayamam elbette. Bunu düşünmekten hep utanmıştım oysaki, bilmiyorum aile kutsaldı bir zamanlar benim için. Kutsallığı kurallardan değildi.

Çıkarlar, yoksayılmalar, vicdanın terki derken tam olarak aynısı değilse de o cümleye benzer bişeyler fısıldamıştım önceden. Ama bu cümle kadar vurucu değildi söylediklerim. Ama aradığım buydu. İstemediğim kişiyle arkadaş olmuyorum, aşk yoksa sevgilimi terkedebiliyorum, istediğim için yazıyorum. Ama aile öyle değil. Seçme özgürlüğünün olmadığı bir yer orası. Aynı zamanda zor zamanlarda sığınak. Kaçmak istedikçe girdabına alan, boğan, sıkan bir yer.

Aile, mücadelenin, savaşın alanı. Yaralandığım, kırıldığım, kalkmak istedikçe düştüğüm, benim ben olmama engel bir savaş sığınağı.

Oyundan;

mama: they wake up fast, jessie, if they have to. they don't matter here, jessie, you do! i do! we're not through yet. we've got a lot of things to take care of here. i don't know where my prescriptions are and you didn't tell me what to tell dr. davis when he calls or how much you want me to tell ricky or who i call to rake the leaves or . . .

jessie: don't try and stop me, mama, you can't do it.

mama: i can too! i'll stand in front of this hall and you can't get pass me! [they struggle] you'll have to knock me down to get away from me, jessie. i'm not about to let you. . .

jessie: 'night mother.


3 Nisan 2009 Cuma

papatyalar...




Elinde papatyalar vardı, kısa boylu, pala bıyıklı adamın. Kime götürüyor diye düşündüm uzunca. Sevgilisi, karısı belki de hasta ziyareti. Baharın geldiğini fısıldıyorlar, kara elli çingene kadının sepetinden. Masumiyetin çiçekleri diyorum onlara. Hep affetmenin karşılığı olarak geldiler bana, mutsuz zamanlarımda. Her geldiğinde biraz daha eksildi masumiyet. Kötü oldum, aldattım, acıdım, kendimden iğrendim, korktum, küçümsedim.

Halbuki ben hep mutlu olduğumda hatırladım onları. Kucakdolusu, vazoda en iyisi kökünden hiç koparılmadan bahçede, tarlada. Şimdi mutlu ediyor beni, kara elli çingene kadının sepetindeki papatyalar...